Merhabalar,
Bu yazımda adını tanrıça Athena’dan alan ve Dünya’nın en eski şehirlerinden birisi olan Atina’ya ait gezi notlarımı paylaşacağım. Atina, köklü tarihi sebebiyle bence en azından 1 kere de olsa gidilmesi gereken bir şehir. Gezilmesi en ideal mevsim ilkbahar/ sonbahar olan Atina’ya biz bu ay yani nisan ayında gittik. Şansımıza hava gündüz güneşli, akşamları ise hafif esintiliydi. Tam kot ceketlik bir hava olduğu için şehri rahat rahat yürüyerek dolaştık. 3 gece 4 gün kalarak şehrin görülmedik yerini bırakmadık. Gelelim gün gün deneyimlerimize 🤗

9 Nisan yani arife günü akşam uçuşuyla Atina’ya vardık. Pasaport sırası çok fazla yoktu, hızlıca kontrolü geçtikten sonra havalimanından dışarıya çıktık. Şehir merkezine gitmek için ya otobüs ya da metroyu tercih etmemiz gerekiyordu. Biz kalacağımız yere daha yakın olduğu için metroyu seçtik. Metro/tren istasyonu havalimanının tam karşısında yer alıyor. Yürüyen merdivenle istasyona ulaştık ve otomatlardan biletimizi aldık. Biletin fiyatı tek gidiş kişi başı 9 Euro’ydu. Bu arada anladık ki Yunan hükümeti de halkına pek güvenmiyor, neden diye soranlar için hemen açıklamak isterim. Toplu taşımalarda bileti turnikeden okutarak geçiyorsunuz ve çıkışta da yine okutarak çıkıyorsunuz. Yani aldığınız bileti kaybetmemeniz gerekiyor. Halbuki çoğu Avrupa ülkesinde girişler serbesttir, insanlar kendileri bileti okuturlar. Anlayacağınız Yunanistan’ın bir Almanya olmadığı daha ilk dakikadan ortaya çıktı 😅 Neyse siz biletinizi yolculuk boyunca kaybetmeyin, yoksa çıkışta sıkıntı çekebilirsiniz. Platforma vardığınızda şehir merkezine gideceğiniz için Metro Line 3 yazılı tarafta durmanız gerekiyor. Tren yolculuğu yaklaşık 40-45 dakika sürüyor. Biz onların Monastiraki’si bizim ise bir nevi Sultanahmet’imizde indik. Metrodan çıktığımız anda karşımızda tüm ihtişamıyla Acropolis’i görmek büyüleyiciydi.

Otelimiz Monastiraki meydanına yürüyerek 7 dakika uzaklıktaydı. Otelden çokça memnun kaldık bu sebeple Gaia Athens oteli sizlere de önermek isterim. Çalışanlar çok yardımseverdi, kahvaltısı gayet güzeldi ve otelin konumu baya merkeziydi. Otele vardığımızda akşam saat 11’e geliyordu, açlıktan ölmek üzere olduğumuz için hemen bavulları bıraktıktan sonra meydana geri dönerek aç karnımızı gyrosla doyurduk. Restoran olarak hemen meydanda yer alan The Greco’s Project’i tercih ettik. Dönerlerin fiyat 4,30 Euroydu. Biz 2 döner 2 biraya toplamda 19 Euro verdik. Yemek üstüne sağ olsunlar bize tatlı getirdiler. Geçen yaz da arabayla Yunanistan’a gittiğimizde bu olay çok hoşumuza gitmişti. Genelde restoranlar yemekten sonra tatlı, meyve, likor vs ikram ediyorlar. Türkiye’de artık bu olay kalmadı, bizdeki restoranlar neredeyse çay bile ikram etmez hale geldiler. Bir de kimse bana kızmasın ama yurtdışındaki dönerler bana daha lezzetli geliyor. O içine koydukları yoğurtlu sos bence dönerin ağır tadını bastırıyor ve çok yakışıyor. Yemekten sonra Acropolis’i selamlayarak otele yürüdük ve uyuduk.
Biz ertesi günün sabahını Acropolis’e ayırmıştık bu sebeple kahvaltıdan sonra sırt çantalarımızı, sularımızı ve şapkalarımızı alarak Acropolis’e tırmanışa geçtik. Yaklaşık 20 dakika yürüdükten sonra bilet satış ofisine ulaştık. Sadece Acropolis sit alanına giriş kişi başı 20 Euro. Ek olarak diğer tarihi mekanları da görmek isterseniz 30 Euro vermeniz gerekiyor. Biz sadece Acropolis’i tercih ederek 2 adet biletimizi aldık. Burada şu detayı paylaşmak isterim. İçerideki kişi sayısını kontrol altında tutmak için kişilere saat limitli bilet satıyorlar ve bilet saati gelince içeri alıyorlar. Biz 10.30 da oradaydık ama saat 11 girişlerinin biletleri bittiği için saat 12 girişi için biletlerimizi alabildik. Saat 12’de içeriye gireceğimiz için bu zamana kadar zeytinliklerin altında biraz oturduk, bilet ofisinin orada yer alan tepeye çıkarak fotoğraf falan çektik. Saat 11.30 gibi de sıraya girdik. Her daim bu kadar turist çeken bir yer olduğu sürece bizce Yunanistan asla batamaz. Hafta içi olmasına rağmen aşırı bir sıra vardı. Hem turistler hem de okul turları vs derken kalabalık bir sıranın ardından içeriye girdik. Sanırım Acropolis’in 2 adet giriş kapısı var, biz South Slope of Acropolis’ten giriş yaptık. İçerisi gerçekten de görülmeye değer. Dünya’nın en eski tiyatrosu olan Dionysus Tiyatrosunu görerek gezmeye başladık. Sonrasında ise Athena Nike Tapınağı, Parthenon ve Erechtheion’u gördük. Parthenon’un ön tarafında restorasyon vardı bu sebeple arka tarafında fotoğraf çekildik. Gerçekten de görkemli yapılar ve nasıl MÖ 5. yüzyılda bu kadar yüksek bir yere inşa edilmişler anlamak imkansız. Bu arada internetten edindiğim bilgiye göre Atina’nın her tarafından Acropolis gözüküyor, bu olayı bozmamak için de 17 metreden uzun binaların inşasına izin verilmiyormuş.



Acropolis’i doyasıya gezdikten sonra sit alanından çıkarak Anafiotika’ya gittik. Burası tamamen beyaz evlerden oluşan bir mahalle, 1841 yılında Anafi adasından gelen yerliler burayı geldikleri adanın mimarisine uygun bir şekilde inşa etmişler. Hala burada oturanlar var bu sebeple duvarlarda turistlere sessiz olun uyarıları bulunuyor. Buranın ardından Lisiou ve Adrianou sokaklarını dolaştık, Mnisikleous merdivenlerinde yer alan Yiasemi kahvede frappelerimizi yudumladık.

Ardından da öğle yemeği için Acropolis Müzesi yakınlarında yer alan Opos Palia isimli restorana gittik. Yemek için burayı tercih edecekseniz porsiyonlarının baya büyük olduğunu bilmenizi isterim. Biz yunan salatası, musakka, kalamar ve 2 adet bira söyledik. Tıka basa doyarak masadan kalktık. Yemekler çokça lezzetliydi, 33 Euro verdik. Öğle yemeğinden sonra Plaka sokaklarında yürüyerek yediklerimizi eritmeye çalıştık. Bu arada Atina adeta Roma gibi sokaklarda yürürken karşınıza bir anda tarihi sit alanları çıkabiliyor, örneğin Roma Agorası’nı ya da Hadrianus’un Kütüphanesini dışarıdan görebiliyorsunuz. Ayrıca Atina’nın şöyle bir olayı da var nereye yürürseniz yürüyün kendinizi bir anda Monastiraki meydanında bulabiliyorsunuz 🙈 yürümesi kolay ve keyifli bir şehir. Her şehirde olduğu gibi bu şehrin de İstiklal Caddesini bulduk, buranın adı Ermou Caddesi. Ben bu caddede yer alan Tiger’dan alışveriş yaptım, nişanlım ise buradaki bir spor mağazasından kendine ayakkabı aldı. Biraz daha dolaştıktan sonra akşam yemeği öncesi otelimize giderek minik bir siesta yaptık, akşam ise otele çok yakın olan “Συμπόσιο στο Ψυρρή” isimli restoranda bir şeyler atıştırdık ve 30 Euro verdik.
Atina’daki 2. günümüzde Syntagma meydanına gittik, meydanda bulunan bir simitçiden meşhur yunan gevreği aldık 😊Bu meydanda parlamento binası bulunuyor ve saat başı bizim Anıtkabir’de olduğu gibi Yunan askerlerinin görev değişim töreni oluyor. Yalnız bizim askerlerimize kıyasla Yunan askerleri aşırı yavaş ve komik bir şekilde yürüyerek görev değişimi yapıyorlar. Biz Türklere pek değişik gelmese de Turistler bu töreni video kaydına almaya bayılıyor.

Meydanı gördükten sonra aşık olduğum Zappeion Garden isimli kocaman bir parka giriş yaptık. Burası resmen botanik bahçeydi. Ah Atinalılar çok ama çok şanslısınız. Şehrin ortasında yer alan, her kesimden insanın kolayca ulaşabileceği efsane bir parka sahipsiniz. Biz İstanbullular için bu inanması güç bir olay. Bu parkta yürüyüş yaptık, portakal ağaçlarından portakal topladık, adeta ruhumuzu dinlendirdik.

Ayrıca parkın içinde yer alan Zappion yapıtını ve yine parkın aşağı tarafında yer alan Hadrian’s Gate’i gördük. Biz girişi ücretli diye Olimpos Zeus Tapınağına girmedik ama o da parkın güneyinde yer alıyordu.


Parktan sonra biraz hediyelik eşya alışverişi yaptık. Bu arada Yunanlıların adeta nazar boncuğunu sahiplendiğini fark ettik. Tüm hediyelik eşya dükkanlarında nazar boncuklu objeler vardı. Siz hayırdır ya diyecektim ama çok kalabalıklardı korktum 😂

Öğle-akşam yemeği için Omonoia tarafında yer alan Tpata isimli restorana gittik. Buraya giderseniz mutlaka Tpata salatasından söyleyin sosu çok iyiydi. Ayrıca biz soslu midye ve ahtapot söyledik ve toplamda 45 Euro ödedik. Türkiye’de bu tarz yiyecekleri çok şişirerek fiyatladıkları için biz yıllık deniz mahsulleri kotamızı hep yurtdışında dolduruyoruz. Size de öneririm. Bu arada bu tatlış restoranın sahibi çok cana yakındı bize sürekli komşu komşu dedi ve hesabı ödedikten sonra da bize likor ikram etti. Yemekten sonra meşhur Lokmades’i merak ettiğimiz için lokma yedik. Hayır lokmasına fazlaca aşına bir toplum olduğumuz için bu lokmanın bizce pek bir numarası yoktu, biz çok ağır olmaması için tarçınlı&ballı olanından söyledik.

2. günün son olayı da Dünya’daki En iyi 50 Bar listesine giren Baba au Rum isimli bara gitmek oldu. Burada çok fazla kokteyl çeşidi vardı. Biz menüdeki çeşitli kokteyllerden 2 adet seçtik. Benimki uzun bir bardakta geldi, miktarı ve tadı iyiydi. Nişanlımın seçtiği ise resmen su bardağında geldi ve yarısından çoğu buzdu. Bu arada kokteylin kokusu, tadı her şeyi çok güzeldi ama miktar olarak çok azdı ve o miktara göre 10 Euro bizce fazlaydı. Bu sebeple burada kokteyl içecekseniz bence en büyük bardakta servis edilenlerden için 🙈
Gelelim son tam günümüz olan 3. güne. Valla biz çoğu yeri gezdiğimiz için 3. ve son gün adeta bir Atinalı gibi yerel ve lokal mekanlarda takıldık. Oranın Nişantaşı’sı olan Kolonaki’ye gittik. Tatlı-kahve keyfi yaptık, ardından Yunanistan’da anarşizmin merkezi olan Exarchia mahallesini gördük. Aslında Atina’nın bu bölgesi özellikle akşamları biraz tehlikeli olsa da gündüz gözüyle pek bir tehlike göremedik. Sadece neredeyse bu bölgedeki tüm duvarlar grafitiyle kaplıydı.

Atina için çok temiz bir Avrupa şehri diyemeyeceğim. Ayrıca fazlaca evsiz ya da dilenci vardı. Biz İstanbullular için Atina kaotik bir şehir değil ama bir İsviçreli için kaotik/tehlikeli bir şehir olabilir. Zaten Türkler için kaotik şehir listesi bir Avrupalıya göre gayet kısadır herhalde 😊
Biz zaman olarak iyi planlama yapamadığımız için buraya gidemedik ama siz mutlaka bir akşam yemeğinizi “To Steki Tou Llia” isimli restoranda yiyin. Çok lezzetli olan bir et restoranıymış. Biz deneyimleyemedik ve içimizde kaldı. Bir de oteldeki kızın önerisi olan “Tavern Klimataria” ya gidemedik. Lokal birisinin önerisi olduğu için burayı da listenize ekleyebilirsiniz.
Son olarak da Atina’nın roof barlarına değinerek yazımı sonlandırmak isterim. Atina’da roof barlar bir hayli popüler. Ben de gitmeden önce araştırma yaparken “ay ne güzel her akşam bir roof bara gider, Acropolis manzarası eşliğinde bir şeyler içeriz demiştim” fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Bu roofların çoğu zaten sizi rezervasyonla alıyor, ayrıca çoğunda da minimum tutar olayı var. Örnek veriyorum minimum kişi başı 25 Euro’luk bir şey içmeniz gerekiyor. Bu sebeple biz güzel bir manzarada birkaç poz fotoğraf çekilmek için kişi başı 25 Euroluk içki içmek istemedik ve roof bara gitmedik.
Bizim Atina maceramız bu şekildeydi. Gezmek, yeni yerler görmek, değişik şeyler denemek çok güzel bir şey. Herkesin gönlünden geçen yerleri bir gün görmesi dileğiyle ❤️


Bir sonraki yazım iş seyahati sebebiyle mayıs ayında gideceğim Slovenya ile ilgili olacak. Heyecanlıyım, beklemede kalın. 🎊🎉