Merhabalar,
Bu yazım bir önceki Mardin yazısının devamı niteliğindedir. Olay örgüsünü iyi anlayabilmek için önce o yazının okunması gerekmektedir 😂
Bir önceki yazımda sizleri Mardin’de bırakmıştım. 25 Nisan Cumartesi sabahı Mardin’deki otelimizde kahvaltımızı yaptıktan sonra kiraladığımız araba ile Diyarbakır için yola çıktık. Yol yaklaşık 1 buçuk saat sürdü. Diyarbakır şehir içinde araca ihtiyacımız olmayacağı için biz 1 gün daha kira parası vermemek adına aracımızı cumartesi günü teslim ettik. Otelimizi de sur içinde ayarlamıştık, bu arada oteli öneriyorum. Yeni, temiz ve merkezi konumda olan bir oteldi, ismi ise Sur Royal’s Hotel.

Sur içinde yer alan her yer yürüme mesafesinde. Biz ilk gün aşağıdaki yerleri gezdik:
Surp Giragos kilisesi
Mar Petyun Keldani Kilisesi
Dört ayaklı minare
Şeyh Mutahhar Cami
Sülüklü Han
Suriçi
Hasan Paşa Hanı
Diyarbakır Ulu Cami
Mesudiye Medresesi
Ziya Gökalp Müzesi
Diyarbakır Dengbej Evi
Ahmet Arif Edebiyat Müzesi
Cahit Sıtkı Tarancı Evi Kültür Merkezi
Hasan Paşa Hanı
Dağ Kapı
Şehrin biraz uzağında gibi gözükse de yürüme mesafesinde olan aşağıdaki 2 yere de gittik:
Cemil Paşa Konağı Kent Müzesi
Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi
Ayrıca yürüyerek on gözlü köprüye de gittik, fakat dönüşte minibüsle döndük. Biraz rampaydı 😂😂


Yeme-içme olarak biz ilk günün de heyecanıyla buranın en popüler ciğercilerinden de birisi olan Ciğerci Xale Meheme’ye gittik. Ocakbaşına oturduk, güzel güzel ciğerlerimizi yedik. Aslında memnun kaldık fakat çok sirkülasyonu olan popüler bir yer, yazının devamında size daha az bilinen, salaş fakat daha büyük, daha sulu ciğerleri nerede bulabileceğinizi söyleyeceğim.

Maria’nın yerine mutlaka gidin bence, hem şerbetleri güzel hem de bahçesi tatlı.
Diyarbakır Dengbej evi ve kültür evine uğramadan olmaz. Dengbej evinde amcaların söylediği Kürtçe ağıtları dinledik, yer yer duygulandık. Kültür evine ise akşam saatlerinde gittik ve hem Türkçe hem de Kürtçe şarkılar dinledik, canlı müzik vardı ve ortam çok güzeldi.
Tüm tarihi kiliseleri çok etkileyiciydi. Hepsinin girişi ücretliydi fakat içeri girmenizi öneririm.
Ayrıca Diyarbakır’ın kadayıfı da meşhur, biz Kadayıfçı Hacı Levent’te yedik fakat Kadayıfçı Saim Usta ve Sıtkı Usta da popüler. Ben aşırı kadayıf insanı değilim sanırım, normal bir lezzetti.
Bir de Mecit Ağa Fırınından Diyarbakır çöreği aldık, tam benlik bir lezzetti. Baya sevdik. İlla bu fırın olmasına da gerek yok tüm fırınlarda bulunuyor. Ayrıca Ulu Cami’nin olduğu meydanda oturup Diyarbakır simidi alıp çay keyfi de yaptık. Simitleri aşırı ince, daha yuvarlık, daha tuzlu ve gevrekti.
İkinci gün ise aşağıdaki yerleri gezdik:
İç kale
Diyarbakır Arkeoloji müzesi
Saint George Kilisesi
Eski hapishane
Diyarbakır kalesi

Arkeoloji müzesi ve yukarıdaki çoğu yere müze kart ile giriş yapılabiliyor. Bu sebeple müze kartlarımızı da kullanmak iyi oldu. Mezopotamya’dan günümüze uzanan binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini arkeoloji müzesinde görmek etkileyiciydi.
Ciğer konusunda bu sefer iş hanı gibi bir yerin içinde olan Ciğerci Neşet Usta’ya gittik. Açıkçası biz ciğerini daha çok sevdik. Daha büyük ve suluydu. Bir güzel burada da ocakbaşı keyfi yaptık.
Bir de dönüş yoluna geçmeden otelimize yakın olan Hevsel Yöresel lezzetler kadın kooperatifi restoranında birkaç yöresel yemeğin tadına baktık. Gırık diye bir şey yedik, değişti. Ben mantıyı tercih ederim.
Özetle Diyarbakır’daki günlerimiz de böyle geçti. Diyarbakır’ı sevdim, Mardin’e bir daha gitmem ama belki yıllar sonra Diyarbakır’a bir daha gitmek ve ocakbaşında ciğer yemek isterim. Kürtlerin, Türklerin, Süryanilerin ve Keldanilerin bir arada yaşadığı bu topraklar, tam anlamıyla bir kültür mozaiğiydi.
Yazılarım baya bir geriden geliyor, iş güç koşuşturma derken bu blog tarafını biraz boşladım.
Bu yazımdan sonra 2 tane yurt dışı seyahat yazısı gelecek. Biri iş gezisi, diğeri ise bayram tatili.
Takipte kalın…
❤️
Yorum bırakın